Bilmemek Mazeret midir?

17/11/2007 ·

Bazı kimselerde, "Cehalet (bilmemek) mazerettir, dolayısı ile bilmeyerek yapanlar mazurdur. Kafir olmazlar" derler.

       Halbuki "İman ilmi öğrenmek farz olduğu gibi imanı gideren ve küfrü gerektiren ilimleri yani insanların imanlarının ellerinden gitmesiyle küfre düşmelerine sebep olacak ilimleri öğrenmek, her mümini muvahhide (tevhid ehli mümine) farzı ayındır. Ve bu ilmi talep (öğrenmek) her zaman, ölüme kadar sürer. Bu ilim Çin'de dahi olsa, oraya kadar gidip öğrenmek lazımdır. Bu hiçbir surette mazeret kabul etmez, öğrenmezse küfre girer. Allah esirgesin (Ehli Sünnet Akaidi - Mehmet Zahid Koktu: s:105 Seryhan Yayın 11. Baskı - Zahid Koktu kendi kitabında yazdığı üzere bu fetvayı "el-Fıkhul Ekber Lil-İmamı Azam" kitabından nakletmiştir. Ve bu fetvanın bir benzeri "Ehli sünnet itikadı. Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi s:73'dedir.)
       Dar'ul Harp de iken (ameli konularda) bilmemek mazerettir. Ezanın okunduğu namazın kılındığı kur'anın  kutsandığı  bizde müslümanız denilen bir yerde insanlar için bu konu  doğru olmakla  beraber bu tiplemeler için geçerli değildir. Mesela namazın farz olduğunu bilmediğinden dolayı kılmazsa, günahkar olmaz. Fakat dar'ul harbde de olsa bazı istisnai durumlarda bilmemek mazeret değildir. Tevhid meselesi gibi.( Tevhid: Allah'u Tealayı zatında, sıfatlarında ve isimlerinde bir olarak kabul etmek ve ortak koşmamaktır. İmam-ı Kurtubi (r.a.) şöyle der: "Şüphesiz her mükellefin üzerine tevhidi ve tevhidi yok eden durumları öğrenmek farzdır."  O halde bir Müslüman, ister dar'ul harbde yaşasın, isterse dar'ul İslamda yaşasın tevhidi öğrenmek ve öğretmekle mükelleftir. Bu konuda bilmemek mazeret değildir. (Dar'ul Harp Fıkhı. Mustafa Çelik c:1 s:61. 3. baskı) (Daha geniş izah için, Hukuku İslamiyye Istılahatı Fıkhıyye kamusunun c:1 s:234'e bakınız.)
       Bu konu ile ilgili fetvalar ise şöyledir: "Bir kimse, kelime-i küfrü söylediği halde, söylediğinin küfür olduğunu bilmezse (bazılarının hilafına) alimlerin ekserisine göre bu şahıs kafir olur. Bilmemek özür değildir.
       Yine alimlerimize göre; "Bir kimse şaka veya istihza (alay) yollu küfür kelimesini söylerse kafir olur. İnancı bu sözüne muhalif (ters) olsa bile hüküm aynıdır, yani yine kafir olur." (Fetvayı Hindiye c:4 s:341) ve (Ehli Sünnet Akaidi - Mehmet Zahid Koktu s:143)
       Bilmemenin mazeret olup olmaması ile alakalı olarak Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi'nin "Ehli Sünnet İtikadı" isimli kitabının 88. sayfasında şu ifadeler yer almaktadır. "Bir kimse küfür lafzını kullanırken ne demek olduğunu bilir, fakat inanmasa bile en doğru görüşe göre kafirdir. Çünkü iman tasdik ve ikrarın birleşmesi ile  ve amel etmekle tamamlanır. Küfredince (inkar sözünü söyleyince) ikrar ortadan kalkmış olur. Şayet küfrederde manasının ne demek olduğunu bilmezse, Kadıhan'a göre kafir olmaz. Diğer bir görüşe göre kafir olur. Lakin doğru olan evvelki görüştür, yani kafir olmaktadır." İmam-ı Azam'ın Fıkhı ekber Şerhi isimli kitabında aynı fetvanın devamında şöyle yazılıdır. "Ancak bu mesele, bilinmesi zaruri olan dini bir mesele ise o zaman bilmemek sebebi ile özürlü kabul edilmez tekfir edilir. (Sayfa: 316 yıl: 1992 ilaveli 4. baskı) Fetvadan anlaşıldığı üzere bilmemenin özür kabul edilebilmesi için, o şeyin bilinmesi zaruri olan dini bir mesele olmaması gerekir. Halbuki, hakimiyet hakkının millete değil, Allah'a verilmesi meselesi ve tağutları inkar etmek meselesi, en zaruri meselelerdendir. Çünkü Allah'u Teala hakimiyet hakkında bir çok ayette olduğu gibi:

       "Hüküm vermek ancak Allah'a aittir" (Yusuf 40)

buyurmuştur. Tağutu inkar etmek meselesi hakkında ise, yine bir çok ayette olduğu gibi

       "Muhakkak ki biz her ümmete; Allah'a ibadet edin ve tağuttan sakının diye emretmeleri için bir Peygamber gönderdik" (Nahl 36)

buyurmuştur. Buna rağmen bir insan, Adem (a.s.)'dan beri tüm Peygamberlerin gönderiliş gayesi olan tağutları inkar etmezse, üstelik birde, tağutun yönetim şekli olan Demokrasi sisteminin vazgeçilmez unsurları olan herhangi bir partiye oy vererek desteklerse, veya yine tağutun açtığı veya açılmasına izin verdiği özel bir okula (isterse bu okul dini görünümlü bir okul dahi olsa) çocuğunu göndererek, onların eğitimine teslim ederse, birde zamanı gelince laik olan bu tağuti devleti korumak maksadıyla çağırılan askerlik emrine itaat ederek askere gönderirse, söyler misiniz bu insan tağutları nasıl inkar etmiş olacaktır? Çünkü zikredilen bu şeyleri ancak ve ancak tağutları inkar etmeyen kimseler yapar. O halde müslümanım diyenlerin, ancak tağutu reddetmeyen kimselerin yapacağı bu şeyleri yapması, ne aklın ne dinin kabul edemeyeceği bir şeydir. Zira son yazdığımız ayette Müslümanlar, tağuttan uzaklaşarak, Allah'a ibadet etmekle (emir ve kanunlarına uymakla) emrolunmuşlardır. Ayrıca Allah'u Teala

       "İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kafirler ise tağut yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın dostlarıyla (kafirlerle) savaşın. Muhakkak ki şeytanın hilesi zayıftır." (Nisa 76)

Buyurarak iman edenlerle etmeyenlerin saflarını ve yollarını Allah'u teala açıkça ayırmıştır. İşte buna rağmen daha eğitimden başlayarak, askerliğini yani koruyuculuğunu yapmaya kadar hatta demokrasi sistemini ayakta tutan unsurlardan olan herhangi bir parti yolunda çalışarak, yani kısacası; ömürlerini aynı çatı altında ve aynı kurallara uyarak geçiren insanların, safları ayırmaktan ve tağutlarla savaşmaktan bahsetmeye hakları yoktur. Tağutun tarifini daha önceki bölümlerimizde açıklamıştık. Burada kısaca tekrar edecek olursak: Tağut; "İsyankar, azgın ve haddi aşan demektir. Yani insanları Allah'tan ve Allah'a kulluktan (itaatten) uzaklaştırarak, kendisine kulluğa (itaate) davet eden her şeydir." Müslümanın kutsal vazifesi ise; tağutları değil, Allah'ın emirlerine boyun eğmektir.

28/10/2007 ·

Şeytan bize uzak mı?

19/10/2007 ·

Şeytan'ı pek fazla yanımızda hissetmiyoruz; uzaklarda, tuhaf biçimli, anlaşılmaz hileler hazırlamakla meşgul garip biri şeytan. Herşeyi güncelleştirip yenilediğimiz şu zamanda şeytan imajımız oldukça demode duruyor. Şeytanın hipermarketteki hileleri gündemde değil mesela.. Şeytan otoyola çıkmıyor, sürat yapmıyor, cep telefonuna cevap vermiyor. Bilgisayar kullanmıyor, CD ile aldatmıyor, politikaya karışmıyor, Ankara'ya uğramıyor, İstanbul'da boğaz turu atmıyor, blucin giymiyor, Bodrum'da güneşlenmiyor, borsada oynamıyor. Şeytan, ta Mekke'lerde hacıların hınçla taşladıkları hantal yürüyüşlü, kalın kafalı biri. Hatta giyinmesini de bilmez, görseniz dilenci sanırsınız. Kravatlı adamlar arasında dolaşamaz, şık giyimli kadınlar arasında aranmaz. Parfüm kullanmak aklına gelmez, renk uyumundan anlamaz.. Şeytan dediğin karanlık köşelerde, küflü kuytularda oturur. Puslu mekanlarda, dipsiz kuyularda, örümcek ağları arasında tozlu hayaller kurar. Ayakkabısını boyatmaz, saçlarını yıkamaz.

Şeytan bizden uzak, biz şeytandan uzağız, öyle mi? Ne kadar da şeytani bir yanılgı... Hatırlayalım, şeytanın ilk eylemi Adem'e [as] secde etmemesiydi. Rabbi emrettiği halde secde etmedi şeytan. Bize, bu zamanın insanlarına oldukça tanıdık gelen bir gerekçeyle secde emrine karşı durdu. "Ben," dedi, "ateşten yaratıldım, Adem ise topraktan." Ateşi topraktan üstün gördüğü için kul olmaktan çıktı şeytan. Yoldan saptı, istikameti kaybetti. Oysa, şeytan aynı gerekçeyle secde edebilirdi de.. Mesela, toprağı ateşten üstün gördüğü için Adem'e [as] secde ediyor olabilirdi. Ya da faraza kendisi topraktan, Adem [as] ateşten yaratılmış olsaydı, ateşi topraktan üstün gördüğü için secdeyi tercih edebilirdi. O zaman da, Rabbine karşı gelmekten kurtulmuş olur muydu şeytan? Oysa, kulluk Rabbin emrine gerekçe aramaksızın, bahane bulmaksızın, açıklama aramaksızın itaat etmeyi, teslim olmayı gerektirir. Şeytan Adem'e [as] ateşten yaratıldığı için secde ediyor olsaydı da, Rabbinin emrine karşı gelenlerden olmaya devam edecekti. Çünkü, bu durumda, hakikaten değil, siyaseten secde etmiş olacaktı. Kulluk icabı değil, konjunktur icabı secde edecekti. Rabbine değil, modaya uymuş olacaktı.

Allah'tan, şeytanın siyaseti hakikatle benzeşmedi de, kulluğun icabı konjunkturun icabıyla çakışmadı da, net bir şeytan tablosu çıktı karşımıza. Şeytanın tekebbür ettiğini ayan beyan anladık, yoldan çıktığını ulu-orta görebildik. Öbür türlü, hiç olmazsa görüntüyü kurtarabilirdi. Ama görüntünün altında sahih olmayan bir gerekçe saklıydı, davranışını sahici olmayan bir muhakemeye dayandırıyordu. Çünkü, başından yanlış bir referans düzlemi seçmiştir şeytan. Kul olmaya göre değil, bir maddenin diğerine üstünlüğüne, birinin soyunun diğerinden asil oluşuna göre muhakeme yürütmeye başlamıştır. Bu noktadan sonra isabet etse de, isabet edemez, doğru görüntü verse de, yanlış duruşdan kurtulamaz.

Böyle düşününce şeytanın bize epey yakın durduğunu anlıyor insan. Şeytan birden geçmiş asırların pusundan sıyrılıp, gün gibi ortaya çıkıyor, caddelerimizi, evlerimizi adımlamaya başlıyor. İnsanın verdiği görüntü doğru, sahih ve sahici olabilir, ama gerekçe sahih ve ihlaslı olmayabilir, doğru bir gerekçeye dayanmıyor olabilir. Doğru, sahih davrandığımız yerde, sadece kul olma ve Rabbimize teslim olma saiki yetmeyebiliyor, yanımıza insanların beğenisini, çağın gereklerini, modanın icabını da almak istiyoruz. Veya kendimizce meşru, mühim, vazgeçilmez bir hedefe varmak uğruna "şimdilik", "daha sonra düzeltirim" ve " iyi ama ne yapabiliriz ki..."gibi gerekçelerle yolumuzdan sapıyoruz. Görüntüyü kurtarırkan sahici olmayan gerekçeler icad edebiliyoruz. Veya sahici olduğunu düşündüğümüz gayeler uğruna yalan-yanlış görüntüler veriyoruz. Tam da şeytanın saptığı yerden sapıyoruz.

Yalın bir mü'min olma cesaretini ve kararlılığını gösteremiyoruz. Bunun sebebinin sırf başkalarından korkmak olduğunu sanmıyorum. Sorun, nefsimizin iğvalarını aşamamaktır. 'İslam garip geldi, garip gidecek' mealli hadisin konusu olmak istemediğimiz ortada... 'Takiyye' sınıfından bütün numaraların altında 'garip'liğe razı olamamak ya da 'garip'liği göze alamamak var gibi. Garip ki, bu da bizi ayrı bir garipliğe götürüyor....

Yalın bir mümin olma cesaretini kendimizde göremiyoruz, bu da başkalarından korkmaktan çok kendi nefsimizin iğvalarını aşamamaktan kaynaklanıyor. Kendi kalbimizi nefsimizin salvosundan korumak uğruna, idmansız, donuk ve kalıpla hareket eden bir kalbin sahibi oluyoruz. Aklımızı, vehmimizin ve nefsimizin labirentlerine dokundurmaktan korktuğumuz için, kalıpla düşünen, donuk cevaplarla idare eden bir aklın sahibi oluyoruz. Duygularımızı acıların ortasına salmaktan korktuğumuzdan, acının ortasından geçmiş, pişmiş, yanmış, maya tutmuş, tavında döğülmüş bir kişilik sunmaktan geri kalıyoruz. Sadece taraftarlığa indirmişiz müslümanlığımızı, İslamın anlamını yani 'teslim olma'yı bilmiyoruz? Enfüsümüzdeki diyalektik yoksunluğunu da sahte ve sahici düşmanlar icad ederek telafi etmeye çalışıyoruz. Yalın ve yalnız olarak kendini tanımlayamayanların yaptıkları gibi başkalarına sadece başkalarına karşı taktikler yürütmekle vakit harcıyoruz. Böylesi ancak heyecanlı oluyor.. Şeytanı bizden biraz uzakmış gibi gösteriyor.

Oysa şeytan uzak durmakla sokuluyor yanımıza.

 

 

Dr. Senai Demirci

YOL NAĞME

29/9/2007 ·


YOL NAĞME


       Dostum güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak, fakat arkana bakma. Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de. Unutma yolcu değişir ama menzil değişmez. Abdullah bin Mesud'un dediğini unutma; "Cemaat hak üzere olandır, isterse tek olsun"
       Yolcuya bakıp yolu tanıma, yola bak yolcuyu tanı. Yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver. Vahim olan yolun yolcusuz olması değil, asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır. Yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın…
       En doğru yol dikensiz yoldur diyenler seni aldatıyorlar. Onlar karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambası altında arayan şaşkınlardır. Aldırma ayağına batan dikenler gülün habercisidir. Dikenine katlanmaktan söz edenler aşıkmış gibi davrananlardır. Gerçekten aşık olanlarsa dikenini de severler.
       Dostum yollar yürümek içindir. Fakat şu gerçeği de hiç unutma, yürümekle varılmaz lakin varanlar yürüyenlerdir. Yol boyunca yola çıkıp da yürümeyenleri, yola oturup gelen gidenin ayağına çelme takanları, yolda metafizik uyuşturucularla keyif çatanları tel örgülerle çevirdiği yolu kendisine zindan edip volta atanları, maratona 100 metre koşusu gibi hızlı girip 50 nci metrede yola yatanları, yürüyüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce yolculuk üzerine zar atanları, yürümeyi bırakıp yol - yolcu üzerine kalem oynatanları, ayağına batan tek bir dikenin faturasını çıkarıp ömür boyu tafra satanları, beyaz atlı kurtarıcıyı beklemek için ufka bakıp bakıp dağıtanlar, yanlış kılavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin.
       Aldırma, göğsüne yüreğinden başka muska takma. Vahiy haritan, Nebi kılavuzun, Akıl pusulan, İman sermayen, Amel azığın, Sevgi yakıtın, Ahlak karakterin, Edep aksesuarın, Merhamet sıfatın, Şerefe ve İzzet adın olsun. Doğru yol insanların çoğunun gittiği yol değil, düşünen öz akıl sahiplerinin ve muttakilerin yoludur.
       Yolda vereceğin her molayı özeleştiri durağında vermelisin. Unutma tevbe özeleştiridir. Kendisini hesaba çeken başkalarınca hesaba çekilmekten kurtulur. Her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümediğini kontrol etmen pişman olmaman için elzemdir. Yön tayini sık sık gerekli olabilir. Haritayı saklayabileceğin en güvenilir yerin yüreğindir. Bir şey daha, pusulanı sahte manyetik alanlardan, paraziter nesnelerden uzak tut ibreyi saptırırlarda haberin olmayabilir.
       Yol emniyetin için gerekli olan şartların başında bilinç gelir. Bilincini tahrif edecek her türlü uyuşturucudan uzak durmalısın. Hobilerinin, korkularının bilincin üzerindeki saptırıcı etkisini, iyi hesap etmelisin. Ondan başkasından korkarsan korktuğunun başına musallat edileceğini kesinlikle bilmelisin yolda düşeceğin en büyük tuzak yersiz korkuların tuzağıdır. Yani kendi benliğinin sana kazdığı tuzak.

       Hayırlı Yolculuklar Dostum…

ÇİLE

18/9/2007 ·

ÇİLE

Gaiblerde bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde...

Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,
Ok çekti yukardan, üstüme avcı

Ateşten zehrini tattım bu okun,
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
Kustum, öz ağzımdan kafatasımı

Bir bardak su gibi çalkalandı dünya;
Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
Al sana hakikat, al sana rüya!
İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
Yepyeni bir dünya etti hediye

Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor;
Makâni bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kainat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.

Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
Otursun yerine bende her şekil;
Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir içimde bir çift kelepçe.

Niçin küçülüyor eşya uzakta?
Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
Sonum varmış, onu ögrensem asıl?

Bir fikir ki sıcak yarad kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selam sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
Ey yedinci gök, esrarını aç!
Annemin duası, düş de perde ol!
Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

Uyku, katillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
Teselli pınarı, sabır memesi;
Size şerbet, bana kum dolu çanak.

Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
Sırrını ararken patlayan gülle?
Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
Karınca sarayı, kupkuru kelle...

Akrep nokta nokta ruhumu sokmus,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence.

Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim mesafelerden!

Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.
Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
Tutuyor önümde bir mavi ışık.

Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
Bir zehir kıymak gibi, beynimde.

Lugat, bir isim ver bana halimden;
Herkesin bildiği dilden bir isim!
Eski esvaplarım, tutun elimden;
Aynalar söyleyin bana, ben kimim?

Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
Belâ mimarının seçtiği arsa;
Hayattan mühacir; eşyadan öksüz?

Ben ki, toz kanatıi bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerrecigim ki, Arş'a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!

Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

Gece bir hendeğe düşercesine,
Birden kucağına düştüm gerçeğin.
Sanki erdim çetin bilmecesine,
Hem geçmis zamanın, hem geleceğin.

Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
Atlas sedirinde mavera dede.
Yandı sırça saray, ilahi yapı,
Binbir avizeyle uçsuz maddede.

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
Içiçe mimari, içiçe benlik;
Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur!

Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
Suda bir gizli yol, pırılıtılı iz;
Suda ezel fikri, ebed duygusu.

Kaçır beni ahenk, al beni birlik;
Artık barınamam gölge varlıkta.
Ver cüceye, onun olsun şairlik,
Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.

Öteler öteler, gayemin malı;
Mesafe ekinim, zaman madenim.
Gökte saman yolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde, inciler benim.

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak...

 

Necip Fazıl Kısakürek / 1939


« Önceki ::